h Dolar 44,8950 % 0.23
h Euro 52,8913 % 0.23
h Sterlin 60,8054 % 0.01
a İmsak Vakti 02:00
İstanbul 13°
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkâri
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • istanbul
  • izmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
a

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Yavuz Ağıralioğlu Röportaj

İYİ Parti Genel Başkan Yardımcısı İstanbul Milletvekili Yavuz Ağıralioğlu ile yaptığımız röportajın, zoom görüşmesinin metin hali;

Sayın Vekilim, şimdi sizin politik ve siyasi duruşunuzun yanı sıra bir devletçi duruşunuz var, malumunuz. Şimdi, insanlar da böyle söylüyor. Yani halkın arasında olduğumuz için bizler, devamlı temas ediyoruz. Ya şöyle diyor, ülkenin gidişatına ilişkin önemli konularda partiler ve siyaset üstü bir siyasi perspektifle, devleti söylemler ortaya koyan bir milletvekili diyorlar. Kendinizle ilgili bu yoruma katılıyor musunuz Sayın Vekilim?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Şöyle, biz en azından aklımızın hakkı bu, Türkiye’de öğrenme maliyetleri çok yüksek bir iktidarla karşı karşıyayız. Onların öğrenme maliyetlerinin bu kadar pahalı olmasının bize verdiği dersler var tabi ki. Yani, eski zamanlarda biz de böyle düşünmediğimiz halde, bugün böyle düşündüğümüz pek çok kanaate sahibiz artık. Çünkü geçmişte yaşadıklarımızı önümüzde yaşayacaklarımıza, memleket meselelerini çözmek için iktidar olur partiler. Birikmiş meselelerin tamamını çözme iradesine cümle kurduğu, bir siyasi projeksiyonda bulundu Ak Parti 2002’de, ama pahalı bir geçmiş var. Ak Partiyi ben o cehetten sadece bir fikriyatın, hissiyatın iktidarı gibi görmüyorum. Yani bir parti iktidarından daha fazla, daha doğrusu görüyorum.

Bunu biraz açabilir miyiz Sayın Vekilim?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Şöyle,  Türk sağının daha çok şubesini içinde bulunduran bir iktidar bu, dolayısıyla memleket meselelerini çözmek için iktidar olur partiler. Birikmiş meselelerin tamamını çözme iradesine cümle kurduğu, bir siyasi projeksiyonda bulundu Ak Parti 2002’de. Ama Ak Parti 2002’de söyleyip de, milletlerine vaat edip de tersini yapmadıkları bir şey kalmadı. Bu arada bu yaptıkları her işin dünya siyaset tarihinde bu emsal bir iktidar da yoktur. Hep söylediğinin tersini yaptığı halde, siyasi kuvvetini, kudretini artırabilmiş bir iktidar. Yani muhalefet problemlerini başka bir programda konuşmak lazım ama bunun bana sizin sorduğunuz soru ile alakalı mecburiyet tavanı oluşturduğunu düşünüyorum. Ben bir partinin, kendi mensup olduğum partinin, siyasi nazariyesinden çok siyasi tasavvurundan çok, Türkiye’nin seksen üç milyonun bir ve beraber olacağı, bir aile siyasal ikliminin cümlelerini kurmaya çok özen gösteriyorum. Çünkü görülen şudur ki, bu kadar büyük bir kuvvetli iktidar daha önce görmemiş olmamıza rağmen, bu kadar büyük bir iktidar kuvvetine rağmen, memleket ayağa kalkamadı, kaldırılamadı. Bir aile huzuru sağlanamadı. Türk milleti büyük bir kuvvetle doğrulamadı. O yüzden, bu ne yanlış yaptıysak, onların olmayacağı bir siyasal üslubu, siyasetin de çok üslubu bozulduğu için, böyle özenle tutmaya çalışıyorum. Suriye’de mesela devletsiz, biz pek devletsiz kalmadık tarih boyunca ama yakın siyasi hayatımızda Suriye’de devletsiz kalmanın ne demek olduğunu bir kere daha gördü bizim milletimiz. Mesela bu 15 Temmuz kalkışmasında, alçaklığında, milletin buna büyük bir cüretle, cesaretle mukabele etmesinin sebebi devletsiz kalma korkusudur bir tarafta. Yani o devletsiz kalınca yurdumuza sığınan o çaresiz, aç çoluk çocuk, ırzı iffeti çiğnenme tehlikesi altındaki insanları görünce, 15 Temmuz kalkışmasının bizim şuur altımızda tetiklediği şeylerden bir tanesi de şu oldu, devletsiz kalamayız biz. Dolayısı ile devletimizi sahipsiz bırakamayız. Ben ne olursa olsun bu topraklarda, varlığımıza nezaret edecek olan, yani böyle dört başı mamur bir devletimiz deseniz var mı? Yok. Ama devletsiz kalmanın ne demek olduğunu biz gördük. Devleti kutsamayı da çok sevmem ben. Yani devlet daha üsler değildir. Ama Türkler bütün tarih boyunca taşıdıkları şanı ihtişamlı devletler kurarak taçlandırmışlardır. Yani dolayısı ile özen göstermemiz lazım. Kurallara uyan, her zaman hesap soran değil, hesap da verebilen ama hizmetini görmeye çalıştığı milletini bir arada tutabilme maharetini gösterebilen, adil, yönünü istikametini çizebilmiş, modern dünya ile rekabet edebilecek, kalkınmış, alın terine aziz bir müşterek, güçlü, kuvvetli, kudretli bir devlet inşa etmek, galiba bizim en önemli vazifelerimizden birisi.  O yüzden ben biraz ihtimam gösteriyorum. Parti taassubuna kurban gitmemesi gereken, sizin sorduğunuz soru ile alakalı işlerdir bunlar. Yani kızacağız hükümete ama devletin menfaati mevzu bahis olunca, özenli olacağız. Efendim siyasi politikalarını eleştireceğiz ama devletin milletin menfaati hilafına davranmayacağız. Efendim bazen kavga da edeceğiz, niza da çıkaracağız ama bu kavga ve niza devletimizin gücüne kudretine zafiyete sebep olmayacak. İşte ona biraz ihtimam gösteriyorum ama devletin, mesela iktidara bu ara o cehetten de kızıyorum. Şöyle kızıyorum, milletimizin devletine olan hürmetini suistimal ederek, devlet adına işlenmiş bir sürü kabahati, kusuru gizleme teşebbüsleri de, makul meşru görmüyorum. Yani devlet dediğiniz cihaz adaletle parlar. Devleti millet vicdanında muteber yapacak olan şey adil bir devlet olmasıdır. Yoksa devlet dediğiniz cihaz bir zulüm mekanizmasına döndü mü, ona atfettiğiniz herhangi bir kutsiyetin kelimeden öteye taşıyabileceğiniz hiçbir anlamı yoktur. Dolayısı ile, adil bir devlet Türk devletinin adı eğer başka bir sıfatla anılacaksa Türkler adil devlet kurarlar demek lazım. Ben, bizimkilerin bu ara kendi siyasi hevesleri yüzünden yaptıkları yanlışları, Türk Devletine ciro etmelerini de çok sevmiyorum. 

-Evet doğru. Yani bu işte bu yorumunuzda da gerçekten de genelin yapmış olduğu, size çizmiş olduğu, tanımışlar yani halk tanımış sizi. Bazı genel söyleminizde bu birliktelik, bu beraberliği ön planda devlet olduğu zaman, ne olursa olsun, siyasi fikirler farklı olabilir, siyaset üstü söylemlerinizden dolayı katılıyor musunuz, evet katılıyoruz. Şimdi, yine bu kimliğinizi öne alarak, malumunuz ülkemizin dış politikası ile son dönemlerde çok hareketli bir süreç yaşadık. Türk Silahlı Kuvvetleri başta Irak’ın kuzeyi, Suriye’nin kuzeyi, Libya olmak üzere Orta Doğu ve Kuzey Afrika’da etkinliğini artırıyor Sayın Vekilim. Ayrıca Katar gibi bazı ülkelerde de, askeri üsler kuruluyor. Sizce Türkiye’nin askeri olarak, bu denli açılmaya başlamış olması, Türk devletinin bundan sonraki adımlarında daha küresel politikalar izleyeceğine mi işaret, yoksa farklı bir alana mı kayıyor?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: Her zaman konuşulur bunlar. Biz böyle tarihi siciline bakıldığı zaman, mesuliyet alanları, kuvvetinin kudretinin yetebildiği yerlere uzanmış bir milletiz. Yani sicilimiz böyle. Bu sicil bizim sadece Müslümanlara, sadece Türklere değil, ihtiyaç duyan herkese, yani zulme uğrayan herkese, gadre uğrayan herkese, eziyet çeken herkese, kuvvetimiz kudretimiz nereye yetişmiş ise oralara kadar, insanlık borcu gibi ödemişiz. Yani dünya üzerinde böyle parmakla sayılabilir kaç tane millet vardır, bilmiyorum. Ama Türkler, bu sayılabilir milletlerin ilklerindendir.

Ama çok ağır bedeller de ödedik. Yani Osmanlı coğrafyasında üç kıta yedi iklime dağılmış, mesuliyet havzasını medeniyetle buluşturmuş iddialarımız. Tarihi bir medcezir gibi düşünün, büyük kabarmadan sonra büyük çekilme bizi Anadolu’ya hapsetmiş. Belki bizi buralarda da bırakmayacak, bizi geldiğimiz Orta Asya’ya sürmek heveslerine kurban gidecektik. Yüzyılın başında, bizimle ilgili yapılmış planları altüst edecek, bir askeri deha çıkarabilmiş. O dehanın arkasında, bu topraklara yeniden tutunabilmiş, yeniden dünya ölçeğinde rekabet edebilme kapasitesini gösteren bir devlet vücuda getirmiş. Çok kıymetli bir iştir bu. Yani eğer muvaffak olunamasaydı, Kurtuluş Savaşı başarılamasaydı, tahmin ediyorum, eğer bu topraklarda tutunmamıza müsaade etselerdi Sivas’ın berisinden, Konya’nın üstünden, Samsun’un altından, Kastamonu’nun Bolu’nun kenarından Orta İç Anadolu’ya sıkışmış, küçücük bir devletçiğe Türkiye demek zorunda kalacaktık. Allah’a hamdolsun Osmanlı’nın son dönem parmak subayları belki Harbiye’nin yetiştirmiş olduğu en müstesna subaylar. Her biri birbiri kadar parlak, ama her biri birbiri kadar adanmışlığı etrafında milletine devletine hizmet etme şirarıyla bir Kurtuluş Savaşı organize etmişler. Ve bu müstesna irade, bizi 782 bin kilometrelik vatan parçasında, yedi sekiz milyon dokuz milyon ümmi, savaşmaktan artık evlerini ayakta tutacak erkekleri kalmamış, geri dönen savaşlardan eli olanın ayağı kalmamış, ayağı olanın gözü kör olmuş, gözü olanın kulağı duymamış, yarım yamalak, kör topal bir milletten 83 milyonluk dev bir ülke çıkmış. Olağanüstü bir şeydir. Bu tarihi mesuliyetlerimizin olduğu, çekildiğimiz coğrafyalarda bıraktığımız, bizim sorumluluklarımız, güçlendikçe mutlaka hafızamıza gelir. Bu şehitlerimizin, gazilerimizin çok olduğu zamanlarda öğrenebildiğimiz bir şeydir bu. Terör saldırılarından sonra mesela, ben böyle bir hastalık olduğunu bu terör başımıza bela olduktan sonra öğrendim. Uzuv kaybeden gazilerimizin, kaybettikleri uzuvlara, beyinlerinin sinir gönderdiğini, uzvun kaybolmamışçasına canlarının yandığını söyledikleri bir hastalık var. Türk’ün haleti ruhiyesini bundan daha iyi anlatabilecek bir örnek olamaz. Yani o bizim çekildiğimiz coğrafyaları, bizden koparmış olabilirler ama bizim kalbimiz beynimiz hala oralara sinyaller gönderiyor. Dolayısı ile bizim oralarda, şu anda fiziki bir varlığımız olmamasına rağmen oradaki mesuliyet duygumuz, orada olan her şey bizi alakalı yapıyor, canımız yanıyor. Ya da orada olan her güzel şeyden, ümitlerimiz kabarıyor, vecdimiz şevkimiz artıyor. Dolayısıyla tarihi sorumluluklarını bu duyarlılıkla taşımış olmanın bizim omuzlarımıza yüklediği bir mesuliyettir. Ama derseniz ki, bu coğrafyaların sorumluluklarını taşıyacak kadar kudretli miyiz? Bence bunun için işlerini çok daha düzgün yapabilen bir devlet, işlerini çok daha iyi yapabilen bir millet, bunu sevkle idare edebilecek bir milli eğitim, bu kudret ki ortaya kaldıracak, dünya bize meydan okusa, bizim kendimize yetebileceğimiz tarım politikası, bu işlere sekreti yetebilecek, cüreti cesareti yetebilecek, bir savunma stratejisini geliştirebilecek askerini, biz eskiden çok adaletli hikmetli millettik ama dünyaya vurabilme kapasitemiz, askeri gücümüz yüzünden nizam verebildik. Yani askeri kapasitemiz de çok mühim, teknolojik altyapımız da çok mühim, üniversitelerimiz de çok mühim, tarımımız da çok mühim sanayimiz de çok mühim, kişi başına gelirimiz de çok mühim. Şimdi buralarda dünya ile rekabet edebilecek, ortalama medeni bir dünyanın standartlarını yakalama imkanını ıskalarsak, öbürü biraz hamaset gibi kalır. Öbüründe gerçekleştiremeyeceğimiz tehdit bizim zilletimiz olur. Benim en çok korktuğum şey odur. Yani tabi ki mesuliyetlerimiz vardır. Sadece Türk İslam coğrafyasına değil, insanlığa mesuliyetlerimiz vardır bizim. Çünkü biz, başkalarının elinde bulundurduğu topraklara, kazanma şehvetiyle bağlı bir millet değiliz. Dünyanın emperyal devletleri bizim daha önce yönettiğimiz toprakların tamamına sömürmek şehveti ile bağlılar. Biz o topraklara kalbimiz ile bağlıyız.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: Dolayısıyla, bu kadar ahlaklı bir milletin oralarla ilgili sorumluluklarını doğalgaz, petrol ya da yeraltı zenginliklerini, hırsızlık yapacak şekilde, bir azgınlığın konusu yapmayacağını herkes bilir. O insanlığa karşı sorumluluğumuz buysa, bu sorumluluğu taşıyacak bir devlet iradesinin, kuvvetini kudretini organize edebilecek siyasi bir projeksiyona, milli bir vizyona, milli bir konsepte ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum. Oradan da öğrenme maliyetlerinin bu kadar pahalı olması derken kastettiğim odur. Hükümet başını duvara vura vura, bu kadar milletlerinin, kendilerine vermiş olduğu, bu kadar büyük bir iktidar nimetini, bu kadar pahalı öğrenerek bence zayi etmiştir. Yani Türk siyaset tarihinde, bu kadar büyük imkanlarla desteklenmiş, bu kadar ısrarla hataya rağmen, yine iş başında tutulmuş bir iktidar, bundan çok daha fazlasını yapabilirdi diye düşünürüm hep. Ama orada görünen şey, belki başka programların konusudur. Türk sağının, özellikle mukaddesatçı, milliyetçi bizim de içine dahil olduğumuz blokunun, bir devlet tasavvuru, dört başı mamur bir devlet tasavvuru, bir programı, memleketi milleti sarıp sarmalayacak, milleti ayağa kaldıracak, bir milli inşa stratejisi yokmuş meğer isem. Bizimkiler devletin yönetimi elimize gelmez diye sallamayı söylüyorlarmış. Bayılıyorlarmış sallamaya, devlet elimize geçsin de adalet şöyle olsun, devlet elimize geçince milli eğitim böyle olsun, ah devlet elimize geçse de kültür politikamızı görseniz, devletin hizmeti elimize geçse de siz tarımı ne hale getirdiğimizi görseniz, devlet elimize geçse de biz şehirliler ne kadar muazzam bir sükûnet musikinin şehri haline getireceğimizi, herkese göstersek falan gibi bir sürü iddiayı söylemişler. Devlet etmek hizmet etmek imkanı ellerine geçince, on sekiz yıllık iktidar döneminde ortaya çıkan şey, koca bir hazırlıksızlığın görüldüğü dönemdir. Öğrenme maliyetlerini, kendi milletlerine ciro etmiş pahalı bir iktidar oldular. 

Yavuz Bey, bu söyleminize bir parantez açmak istiyorum ben. Şimdi evde çok rahatsızlanan bir insan acile gider ve acilde yapılması gereken ilk eylem planları vardır, acil serviste doktorların, bu bağlamda. Tabi ki eleştirelim, eksiklikleri görelim. Size ana başlık halinde, mevcut hükümeti de, sayın cumhurbaşkanımıza da, muhalefet partisinde bulunan diğer partilere de, acil olarak acile gelen, bu sorunları olan, ivedi halledilmesi gereken şöyle; bir arkadaş şu, iki şu, üçüncü şu diyebileceğiniz ana başlıklar halinde neler var Sayın Vekilim?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: Birincisi şu, bir ülke topraksa o toprağı vatan yapanın adalet olduğunu unutmayacak devlet idarecileri. Karadır toprağı, vatana dönüştüren şey adalettir. Yani en zayıflar en kuvvetlilerden haklarını rahatlıkla alabilirlerse, oraya aidiyet duyarlar. Derler ki biz burada eminiz, emin ellerdeyiz, evvel Allah bize burada hiç kimse bir şey yapamaz. Sahibimiz olmasa bile bizim hakkımıza hukukumuza nezaret edecek, Ankara’da hakimler var, dedirtebilmek lazım. Birincisi odur. Yani bir kara toprağı vatanlaştırıyorsanız, o kara toprağın vatanlaşmasının olmazsa olmaz ilk şartı adaletle üstünde yönetim iradesi göstermenizdir.

Birinci sırada adalet, ikincisi?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: İkincisi, hak edenin hak ettiğine inandığı bir siyasi kariyer sahibi olanın, bu kariyerine uygun hakkına devletin nezaret edeceğine inanması, yani istihdamda liyakat.

-İşi ehline vermek.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: Tabi, işi ehline vermek, bu ehlinde de çerçevesini şöyle çizmek zorundayız, Türk yurduna, Türk vatanına, Türk devletine bağlılığı, kendisi için namus bilen herkes, dili, dini, mezhebi ne olursa olsun, yani Müslüman olmak zorunda değildir, Türk olmak zorunda değildir, Türk milletinin şerefli bir mensubu olacaktır. Ekalliyetinin ne olduğu bizim meselemiz değildir. Kendini ne hissederse hissetsin, ekalliyetine rağmen biz Türk kimliğini, bir mütekabiliyet olarak taktim etmiyoruz. Türk kimliği bizim üst kimliğimizdir. Efendim ekalliyeti ne olursa olsun, mesela ben özellikle özen göstererek söylüyorum, iktidar bu kadar özenli söylemez. Türk deyince Kürt denmez, Türkmen deyince Kürt denir.  Türkmen derseniz Kürt diyebilirsiniz. Türk bizim hepimizin ortak ismidir. Dolayısıyla ekalliyeti ne olursa olsun, bir adam diyorsa ki bu coğrafya üzerinde yaşayan ve Türk yurduna, Türk vatanına benim vatanım, Türk bayrağı benim bayrağım, Türk Devleti benim devletimdir. Dili, dini, mezhebi, meşrebi ne olursa olsun, hak ediyorsa hak ettiği mevkiye gelebileceğine de inanmalıdır, ikincisi bu. Üçüncüsü, devlet dediğimiz yönetim cihazının, yönettiği insanlarla ilgili, koruma kollama vazifesinin, onların sağlığı dahil, yedikleri içtikleri dahil, öğrendikleri dahil, hepsini 83 milyonu bir ve beraber edecek bir sükunetle yönetmeyi, kendisi için olmazsa olmaz sayacak bir devlet, üçüncüsü budur. Dördüncüsü, bu devlet aynı zamanda hesap soran değil, yanlış yapınca hesap da verebileceğini ihsas ettirebilen, yanlış yapma hürriyetinin hiç kimseye has bir imtiyaz olmadığını, bütün millete kabul ettirmiş bir maharetli devlet olmalıdır, dördüncüsü budur. Şimdi bunlara bağlı olduğunuz andan itibaren, bu yönetim maharetini gösterdiğiniz ülkede, her şeyin yapılması çok daha kolay hale gelecektir. Zor olan, bunların olmadığı bir ülkeye aidiyeti sağlamak, bunların olmadığı bir ülkede kendinize ve devlet iradesine bağlılığı sağlamaktır zor olan. Dolayısıyla bu dört şey, aslında dünyanın bütün devletlerinde böyledir. Adaleti sağlamak, vergileri adil toplamak, hak edene hak ettiklerini vermek, hak etmeyenden hak etmeyeni almak ve kariyerini planlamak isteyen liyakatlı insanları bulup memlekete hizmetiyle buluşturmak, hepsi bundan ibarettir. Bunu yapabildiğiniz andan itibaren, dönmekte olan çarklar, memleketinize huzur, insanlığa eminlik siyasal iklimi oluştururlar. Yani herkes derler ki, onlar gibi düşünmeyen herkesin sığınacağı limandırlar. Şimdi bunu dedirtebilirseniz, ülkeniz kara toprak olmaktan çıkıp vatan olur, devletiniz adil bir devlet olur, milletiniz parmakla gösterilebilir iftihar edilebilir bir millet olur. Aksi halde, siz kendi maharetsizliğiniz yüzünden, memleketinizi berbat etmiş olursunuz. Gördüğümüz şu son dönem özellikle gördüğümüz şeyin sebebi bundan ibarettir. Yani çok böyle fikri tartışmaları çok sever bir millet. Ben arkadaşlara derim ki, keşke bizim problemlerimiz fikri olsaydı, bizimki basit, devlet yönetmek kastıyla söylüyorum, adabı muaşeret noksanlığı. Devleti adam gibi yönetmek hususundaki bedeviliktir bizi bu hale getiren. Bunlardan kurtulabilsek, ben çok arzu ederdim ki, keşke problemlerimiz bizim fikri olaydı da, biz fikri tartışmalarla bunları konuşsaydık. Şu Anda gördüğünüz, memlekette problem diye saydığınız, ya efendim böyle memleket olur mu diye, kızgınlığınıza sebep gösterecek ne kadar iş varsa, inanın ben öyle düşünüyorum, yanılıyor olabilirim, pek çoğu yüzde sekseni, belki doksanı adabı muaşeret noksanlığıdır, siyasi adabı muaşeret noksanlığı. Bunlara ihtimam gösterirsen, özen gösterirsen, yüzde on da bunun nezaketi ile çözülür.

-Doğru, efendim 

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -O yüzden çok rahattır, yani bu Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yoktur, bu işlerle alakalı. Türkiye çadır devleti değildir. Biz medeni tecrübeleri olan, sayısız devletler kurmuş tarihinde adını unuttuğu milletler değiliz. Beş bin yıllık tarihimiz var. Bunun bilinen yazılı olan döneminde de, böyle adı sayılabilecek üç beş tane millet var, bir tanesi biziz. Dolayısıyla, kendi milletimize de itimat etmeliyiz. Nerede hata yaptığımızı öğrenecek kadar, elhamdülillah aklımız da var. Sadece bu siyasi taassuba kurban gitmeyecek bu işler. Bu partinin bize yaptığı en büyük iyiliğin, şu olduğuna inanmaya başladım. Artık tarihten, yaptığımız hatalardan ders almazsak, birbirimizin kafasını gözünü kırarak, birbirimizin kalbini kırarak, birbirimize hayat hakkı tanımamayı kendimize siyasi üslup olarak benimseyerek, hem memleketimizin huzurunu berbat edeceğimizi bize gösterdiler. Hem biz daha rahatlıkla şunu anladık, aynı şeyi düşünmesek te birbirimizle, hep aynı fikriyatın aynı hissiyatın insanları olmasak ta, bu topraklarda bir aile olarak yaşamamızın yolunu öğrendik biz. Tahammül, nezaket, kendimiz gibi olmayanların da bu topraklarda yaşama haklarını, canımız kadar azimli duygusu, hak edenlere hak ettiği yere gelmesinin, bizim hem dinimizin, hem milletimizin seciyesine en uygun iş olduğunu kabul etme arzusu. Bütün bunları peş peşe sıralayınca, şöyle bir şey çıkıyor ortaya. İşi şu anda iktidarda olan arkadaşlarımızın yaptığı gibi yapmak zordur. Bizim dediğimizi yapmak çok kolaydır.

-Sayın Vekilim, şimdi Ergenekon, Balyoz gibi, ben biraz daha farklı bir alana çekmek istiyorum konuyu. Ergenekon, Balyoz gibi kumpas davalarının ardından, yükselen bir Türk Milliyetçiliği, Atatürkçü hassasiyet vardı, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra, hain darbe girişiminin ardından ise, yükselen bu Milliyetçilik akımına, Ak Partinin de katılmış olduğunu gördük. 

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Ak Parti için başka kulvar kalmadı. Bir tek denenmedik o kaldıydı, mecburi kulvar yani orası. 

Şu şekilde, yani Türk Milliyetçiliği belli bir ırksal kavram, hani Ziya Gökalp’in de söylediği gibi, ırk adlarda olsun.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Hiçbir zaman öyle olmamıştır.

-Hiçbir zaman elbet öyle olmadı. Bugün gelinen noktada Türk Milliyetçiliği ve Atatürkçülüğe, siyasi temsili genişlemiştir, diyebilir miyiz sizce?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Şöyledir, ya ben bu öğrenme maliyetlerinin içerisine bunu da katayım. Bu sorduğunuz çok kıymetli bir soru. Ben belki zaman zaman söylüyorum, belki dikkatinizden kaçmıştır. -Millet geçmişte çıkardığı kahramanlarla büyük değildir sadece. Bizim Türk milletinin, tarihi serencamını saymakla bitmez, nice kahramana şahit olduğunu biliriz. Yani bir sürü insan sayarsınız. Asker sayarsınız, pek çok sayarsınız, devlet adamı sayarsınız, efendim hukuk adamı sayarsınız, alim sayarsınız, mutasavvıf sayarsınız, bir dünya adam vardır. Ama farkında mısınız, bilmiyorum. Ben bunu çok dillendirmeye başladım, bu ara. Türkler artık, eskiden yakalayabildikleri kadar büyük ilim adamı yakalayamıyor, eskiden bulabildikleri kadar büyük ve ciddi devlet adamı çıkaramıyor, eskiden olduğu kadar münevver takdim edemiyor topluma. Saygın parmakla gösterilebilir insanlar bulmakta çok zorlanıyor. Bir patinaj yapıyoruz. Eski ile övünmek, devamlı eski insanlara sığınmak, yeni insan çıkaramıyorum, demektir. Eskiden kimi sevmek istiyorsa, insanlar istedikleri adamı sevebilirler. Türk tarihi insanlara şu hakkı verebilir, deli severim diyenlerin olabileceği kadar deli vardır Türk tarihinde. Efendim ben asker severim diyenin, sevebileceği kadar asker vardır. Ben devlet kuranı severim desen, bir dünya devlet kurmuş adam vardır. Efendim ben dindar severim dersen, dindarı vardır. Yahu dinle çok alakası olmayanı sevmek istiyorsa o da vardır. Ne istersen vardır. İstediğini istediğin kadar sevebileceğin, tarihi malzeme vardır. Tek kusur şudur, ben birini seviyorum diye, başkasını sevene küfretmemeyi öğrenmesi lazım bu milletin. Ya efendim Abdülhamid’i sevebilirsiniz, Abdülhamid de sevilmeyecek adam da değildir, seversiniz. Abdülhamid’i sevmek için Atatürk’e sövmek mecburiyetine kim hasıl ettiyse, onları bulup geberteceğiz yani. Esas bizim büyük problemimiz şu, birini sevmek için, birine sövmek zorunda olduğumuz bu siyasal iklimi, bize kim dayattı. 

-Evet.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Birincisi bu kurtulacağımız. İkincisi, benim sevdiğim adam, senin sevdiğin adamı döver gibi, saçma sapan siyasal tasvirin, memleketin enerjisinin emmesinin önüne geçmek zorundayız. Bunun da yolu, mezarlarda yatmakta olan, artık hayatımıza hiçbir şey yapamayacak olan, büyük tarihi şahsiyetleri bırakıp, huzur içinde yaşamalarını sağlayıp, onların büyüklüğüne denk büyüklükte insanlar çıkarabilmek. Bunu başarabilirse milletler büyük millet olurlar. Atatürk çıkardınız, bir daha Atatürk çıkaramayacaksanız, siz büyük millet olamazsınız. Efendim Mevlana çıkardınız, bir daha Mevlana çıkaramıyorsanız, sizin pınarlarınız kurumuş demektir. Yunus çıkardınız, bir daha Yunus çıkaramıyorsanız, bu sizin şiir pınarlarınız, gönül pınarlarınız, ilim pınarlarınız, hikmet pınarlarınız kurumuş demektir. Efendim bizim Hacı Bektaşi Veli, sizin Hacı Bayramı Veli’yi döver deyip, başka bir şey yapamaz hale getirir sizi bu. Bize lazım olan şey, tarihin en netameli şartlarında, bize büyük kahramanlar çıkarmış bu milletin, yine aynı kahramanlar çıkarabileceği, pınarları coşkun şekilde akıtmaktır. Onlar çıkmıyor da, iki de bir tartışmalar Atatürk Abdülhamid’i döver, Abdülhamid Enver’i döver, Enver filancayı döver, falan diye milletin birbirine girmesine sebep olacak bir enerji israfına sebep olacak bir saçmalığa, siyasi nazariye atfediyoruz. Böyle bir şey olamaz ya, bir millet tarihinde bu kadar şanlı, ihtişamlı eserler bırakmış, işler yapmıştır da, geldiği bu tarihi mesuliyetleri taşımak zorunda olduğu bu siyasal iklimde, geçmişten kendisine hissiyatına uygun adamlar bulup kavga etmeye devam ediyorsa, artık büyük adam çıkaramıyor demektir. Büyük adam çıkarmamızın önündeki engellerin açılması lazımdır. Bağrından bir Atatürk çıkarmışsa bu millet, yüzlerce Atatürk çıkarması gerektiğine inananlar var.

-Efendim, tam burada, çok güzel hastalığı teşhis ettiniz tabip olarak siz. Peki, reçete nedir Sayın Vekilim?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Reçete şu, her şeyi doğru öğrenmemizi sağlamamız lazım. Yani, ideolojik perspektif, biz kendi kaynaklarımızı doğru okumayı öğrenmek zorundayız. Başımıza ne kötülük geldi, neyi yapmadığımız için geldi? Şuanda başımıza gelenlerin sebebi ne, bundan sonra bunlar bizim başımıza gelmesin diye biz ne yapmalıyız? Yani önce nasıl yapmamız gerektiğini öğrenmeliyiz. Ne yapmamız gerektiğini sorduğumuz zaman, nasıl yapmamız gerektiğini öğrenmeliyiz. Bunları da doğru öğretecek, bir eğitim mekanizması kurmak zorundayız. Biz tarihi de, eğitimi de şöyle bir hedefe kurban verdik. Devlet hizmet edilmesi gereken bir cihaz değildi, devlet ele geçirilmesi gereken bir cihazdı eskiden. Her siyasal eğilim, sadece sağın değil, solun da bütün fraksiyonlarını, dini ya da mezhebi bir takım aidiyetlerin, devlet hedefinde hep şöyle oldu, devleti behemehal ele geçirmemiz lazım. Devlet ele geçirilmesi gereken değil, hizmet edilmesi gereken bir cihazdır. Bunu öğrenmek için bizim başımıza neler gelmedi?

 -Doğru.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Sağ sol çatışması mı gelmedi, efendim sağcı solcu kavgasından zindanlar mı görülmedi, efendim dindar laik çatışmasından memleket mi bölünmedi? Ekalliyet işlerinde mezhep kavgalarından memleketin huzuruna mı suikast edilmedi? Niçin bunlar? Herkes devletin behemehal elimize geçirmemiz gereken bir cihaz gibi gördü. Devleti ele geçirmeliyiz, sağın da solunda, dindarın da laikin de, herkes hususi dinlemiş oldu. Devleti ele geçireceğiz,  ele geçirmeye çalışan başkalarının canına okuyacağız. Halbuki devlet liyakat ile hizmet etmemiz gereken bir cihazdır. Devlete hizmet edenin, dili, dini, mezhebi ne olursa olsun, işini iyi yaptı diye, istihdam imkanı bulacağı, devletimize hizmet edeceği bir cihazdır. Şimdi bunu öğrenmemiz, bizim elli yılımızı aldı. Bu bilgiyi öğrenmemiz, bizim elli yılımızı aldı.

-Doğrudur.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Dolayısıyla, bugün bu Fetöcüler dediğimiz zümre dahil, Ak Partinin şu anda, kendisini devlet zannetmesi dahil, siyasetin dilini zehirleyen şey budur işte. Şimdi Tayyip Bey bize niye kızıyor mesela? Tayyip Bey eskiden devleti, hizmet etmek için bir vasıta sayıyordu, şimdi kendisini devlet zannediyor Tayyip Bey. O yüzden biz ona itiraz ettik mi, bize diyor ki, hain misiniz? Niye? Biz itiraz ediyoruz, ülkenin siyasi stratejilerine itiraz ediyoruz. Kendisini devlet zannetme hastalığıdır bu.

 -Peki, Sayın Cumhurbaşkanımızın direkt kendisi ile olmasa bile, danışmanlarıyla tabi aynı meclistesiniz, Ak Parti milletvekilleri de var.  Ya arkadaş bu bizim söylediğimiz doğru ama siz kürsüye çıkınca bunları anlatıyorsunuz, tam tersini savunuyorsunuz, bak bunu Sayın Cumhurbaşkanımıza da iletin, bak arkadaşlar doğrusu bu işlerin, vatandır, ya bu şekilde takılıp birbirinize tebessümle de olsa, bu vatanı için, devlet için gerekli, doğrusu budur dediğiniz zaman, nasıl bir tepki alıyorsunuz? Birebir canlı yani bu kameramanlar olmadığı zaman.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Bu çok şöyle, bu işlerle alakalı galiba, doğru örnek olacak bir iki yıl yaşadım mecliste. İnanın, ben siyasi olarak rakip görürüm arkadaşlarımı, hasım düşman görmem. Ak Partideki arkadaşlarımın da, çok gayri ekseriyetinin genel stratejilerle alakalı tenkitlerimde, benimle aynı şeyi düşündüğüne inanırım. Ama parti içi disiplin, siyasi partiler kanunu, parti grup kararları, onların maalesef vicdanlarıyla, kalpleriyle, şahsiyetleri arasına sıkıştıkları zamanlarda, parti disiplinini tercih etmek mecburiyeti oluşturuyor. O yüzden çok böyle ifade edemezler. Ben mesela, bunun en bariz örneğini nerde verdim, bu geçen seçimde Sayın Cumhurbaşkanı, Cumhur İttifakıyla yani Devlet Bey de katıldı sonra o cümlelere, Abdullah Öcalan’a mesela mektup yazdırıp, Osman Öcalan’ı televizyona çıkardıklarında, bir muhalefet partisi olarak ben şöyle diyebilirdim, bu ne rezalet! Ben öyle demeliydim. Hep ben öyle demezdim, muhalefetin hali ne rezalet! Hep ben öyle demezdim, muhalefetin kaidesi öyle dedi, ben şöyle demek zorundaydım, çünkü gerçekten böyle olduğuna inanıyordum. Dedim ki onlara, içinizde hiçbir milletvekilinin, bak Sayın Cumhurbaşkanı da dahil, belki bizden daha çok kalbiyle baş başa kaldığı zaman benim dediğimi anlamaya yakındır, hiçbir milletvekilinin, ne muazzam bir strateji dediği zaman vallahi inanmadım. Allah’ın kulu bana bunu ikna etmek için, dünyanın bütün imkanlarını verse ikna edemez. Hiçbirinizin böyle bir şey hissettiğine inanmam. Sizin hepiniz içinizden diyorsunuz ki, yahu kardeşim ayıp diye bir şey var, diyorsunuz. Böyle bir saçmalığa kim onay verir, diyorsunuz. Ama bunu yüksek sesle söyleyemezsiniz, çünkü akli kafasında bu topraklarda su içmiş, bu topraklarda büyümüş, bayrak görmüş, devlet görmüş, millet bilmiş, hiç kimse çocuklarımızın katiline mektup yazdırmaz. Stratejisine yav ne güzel oldu diyemez, ama siz bunu yaptınız. İnkar da edemediler. O yüzden, ben dedim ki, esas problem şu, seçim kazanmak için, size çocuklarımızın katiline, mektup yazdırma mecburiyeti oluşturan, o mekanizmayı düzeltmek zorundayız. Yani biz öyle bir şey yapacağız ki, kazanmak için Türk kültürünün mayasını bozdunuz, siz böyle yaparak. Kazanmak için her yolu mübah görmek gibi bir sapkınlık, bu topraklara nereden bulaştı bilmiyorum. Bu onun alametidir, tehlikesi budur. Sizin bunu yapmanızdan daha kötü olan şey, kazanmak için bunu meşru görecek kadar, bu topraklarda kuralsız kazanmayı, usul olarak benimsemenizdir, büyük problem. Abdullah Öcalan’a mektup yazdırmanızdan daha feci olan, kazanmak için böyle bir yolu mübah görecek kadar savunmanızdır. Esas problem budur. Şimdi bunu sizin dediğinize ben yani ortak böyle dost meclislerinde, daha böyle kameraların dışında konuşabildiğimiz ortamlarda, çok daha rahat anlaşabiliyor, çok daha ortak ihtiyatlar etrafında cümleler kurabiliyor, o ifadelerin etrafında ortak bir şuuru aslında taşıyabiliyoruz. Meclis Genel Kuruluna girdiğimiz zaman ayrılıyoruz. Demek ki Meclis Genel Kuruluna kalbimizle, şahsiyetimizle, ızdırabımızla, memleket millet derdimizle girmemize imkan sağlayan yasal mekanizma kurmalıyız. Bunun adı siyasi partiler kanununu adam gibi değiştirmeniz. Bunu adam gibi değiştirirseniz, orada her dediğiniz doğru olmayabilir ama her dediğinizin doğru olmamasına rağmen, her dediğinizi inanarak söylemenizin getirdiği bir rahmet vardır. Onu görmek zorundayız. Yani ilk mecliste mesela ben iftihar ederim, 1920’lerdeki ilk meclisimizin tutanaklarına lütfen baksınlar, ikinci mecliste Atatürk’ün devrimleri gerçekleştirmek için kendisine mecburiyet sağladığı bir alan oluşmuştu. Cumhuriyet Halk Partisinin namzetlerini seçmek gibi, ama ilk mecliste öyle olağanüstü bir meclis ki, sana şu hissi verir o meclis, şayet Mustafa Kemal Atatürk devlet kuramasaydı, devlet kuracak yüzlerce adam vardır orada. Bunu görürsünüz. Bir millet o evlatları görürse işte iftihar eder. Dersiniz ki, bir millet bir adam büyük olunca büyük olmaz, yani bir numara büyük, aşağıdaki herkes küçük, bir millet başındaki adam büyükse büyük olur, muhalefet büyükse büyük olur, gazetecisi büyükse büyük olur, öğretim görevlisi büyükse büyük olur, hocaları büyükse büyük olur, esnafı büyükse büyük olur. Şimdi bizim öyle bir siyasal iklimimiz oluştu ki, ben sizin hepinizin yerine büyüğüm, sizin büyük olmanıza gerek yok düzeni bu. 

 -Evet, şimdi.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: O yüzden, milletin cevheri vardır, içinde bu cevheri ortaya çıkaracak siyasal yönetim maharetine ihtiyacımız var. Onu organize etmeye, onu ortaya çıkarmaya çalışıyoruz. Bunu yaparken de, parti taassubunun dışında, bu işleri Türk milletinin, Türk devletinin, bu topraklarına ilanihaye yaşayabileceği bir huzur iklimini, oluşturabilmek kabiliyetimizi test ediyorum. Onu çıkarmaya çalışıyorum. Aslında herkesin içindeki ızdıraba, cevhere çarpmaya gayret ediyorum. Elden bu geliyor, ne bileyim? Ama iyi gidiyor bence. Yani bu makul ve bu önümüzdeki süreç çok daha etkin, çok daha nüfuslu alan haline dönüşecektir diye tahmin ediyorum. 

-Doğrudur. Efendim şimdi, ilerleyen süreçte Türk siyasetinde, Türkiye siyasetinde malumunuz temmuz ayında, Milletvekilleri özlük hakları doğuyor. Şimdi bu daha milletvekillerimizin, karar alan millet adına milletvekillerimizin daha etkin bir şekilde, daha rahat bir şekilde, partilerin de, biraz önce belirtmiş olduğunuz o disipline nazaran, biraz daha özgürlük alanı olmuş olacak. Şimdi, söylenenler öyle bir tabi bizimde kulağımıza gelen hususlar da var. İşte, Adalet Ve Kalkınma Partisinden ayrılmalar, ondan sonra Milliyetçi Hareket Partisinden belli bir kopuşlar, yani biraz önceki gibi vicdan mekanizması dediniz ya, yav Genel Kurula gelince mecburen partiye göre hareket etmek istiyor. İşte artık sizinle de konuşurken aynı şekilde bir Genel Kurula da gelince aynı şekilde konuşacak belirli bir kitlenin olduğundan bahsediliyor. Sizce böyle bir şey var mı, yok mu? İlk önce bunu sormak istedim. 

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: -Ben şöyle, bu dediğinize tam kanaat getirmiş değilim. Çünkü Türkiye’deki siyasal iklim, Ak Parti’yi ilk defa tecrübe ettiğimiz bir siyasal iklim. Yani on sekiz yıllık bir iktidarı, ilk defa tecrübe ediyoruz. Bu kadar büyük bir kuvvet ve kudreti,   on sekiz yıl iktidarda tutmak, bu iktidar süresince de ihtiyacına göre sistemi, kendi ihtiyaçlarını görecek şekle dönüştürmek kabiliyetiyle iktidarda. Yani en son kendi üslubuna göre bir mekanizmayı, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi adı altında kurumsallaştırdı Tayyip Bey. Dolayısıyla daha önce bu elene elene geldiği için, bu dediğiniz çapta bir kopma, bu dediğiniz çapta bir savrulmayı, henüz ben buna alamet bir şey görmüyorum. Böyle bir şeyin olabilmesi, ıztırapla alakalı, şahsiyetle alakalı, ben bu yükü artık kaldıramıyorum falan deme hürriyetini, özlük haklarıyla şöyle bir rabıtası var, efendim milletvekillerinin emeklilik hakları iki yılda dolar, ondan sonra, ben bunu da meclisimize çok hürmetsizlik gibi sayarım. Nihayetinde partiler kendi milletvekillerini, mekanizma olarak baştan zaten seçme imkanına sahipler. Yani ilk başta milletvekili seçtiklerinizin, zaten sadakatle istihdamını sağlıyorsunuz. Liyakatten daha çok o koptuğu zaman, o zincirin halkaları koptuğu zaman, artık siz zaten liyakati değil, sadakati istihdam ediyorsunuz. Yani size yanlışlarınızı hatırlatacak insanları zaten sevmiyorsunuz. Zaten efendim bunu yaparsak, milletimize izah edemeyiz diye, sizin yaptığınız, yapmaya teşebbüs ettiğiniz iyi olsun diye yapmaya heves ettiğini işleri, tenkit edecek insanları, meclise taşımıyorsunuz zaten. Her yaptığınıza sadakat istihdam ettiğiniz için, orda sizi de sanki her yaptığıyla, her yaptığı doğrudur zanneden bir mekanizma geliştiği için, bu dediğiniz cinsten bir kopmayı, çok teknik olarak çok mümkün görmem ben. Ama seçim saffına geldiğinde, seçim adı konduğunda, işte bu dediğiniz şekilde işler olabilir. Şimdi bizim büyük problemimiz, bence bundan çok şudur, bu kadar milletine vaat ettiklerini, gerçekleştiremeyen bir iktidar karşısında, aslında milletine vaat ettiklerinin tersini yapan, her söylediğinin tersine izahat yapıp, bir de milletine ağır bedeller ödeten bir iktidar karşısında, milletin ümidi haline gelemeyen bir muhalefet sorunumuz var bizim. Yani bu bizim sorunumuz. Yani normal şartlarda, mesela bu kadar bir hata yapan iktidarın oyunun onlara düşmesi lazım, efendim bu kadar doğru söyleyen muhalefetin de oyunun otuz beş kırklara çıkması lazım. Ama görülüyor ki bu taraflı anketlerde bile, Ak Partinin oyu düştü, yıkıldı, battı falan dediniz, onlarda da bitti battı dedikleri oy otuz beştir. Seçim sandığına girdi mi bu yukarıya doğru çıkar. Şimdi on yedi yıl önce başladığı oy hadlerine gelmiş olan bir parti, başarısız mı oluyor yani? Asla öyle değil, asla değil. Burada büyük başarısızlık, yani bizim söylediklerimizin yanlışlığıyla değildir bu alaka. Yani muhalefetin söyledikleri doğrudur, ama iktidarlar söylediği doğruları yapabilme kabiliyeti ile, ümidiyle yönetirlerse iktidar olabilirler. Muhalefetin vazifesi şudur, sadece doğruları söylemek değil, söylediği doğruları gerçekleştireceğine inandırmak milletini. Yani bizim söylediğimiz doğruları, henüz gerçekleştireceğimize itimat edemedi milletimiz. Yoksa biz bu kadar yanlış yapan bir iktidara, hatırlattığımız doğrularla, şu anda yüzde kırklara ellilere anketlerde görmüş olmamız lazım. Yani işsizlik rakamları ortada, enflasyon ortada, efendim kamu ihale kanununda istisna kabilinden işlerle, hazinenin boşaltıldığı, berbat yatırımlar ortada. Efendim üniversiteli gençlerimizin durumu ortada, esnafın durumu ortada, çiftçilerin durumu ortada,  özellikle bu son dönem, telefonlarımdan da çok rahatlıkla anlayabiliyorum ki, eskiden yüz telefon alırsak, mesela bunların otuzu otuz beşi kırkı, birtakım ihtiyaçları aksamalarla ilgili talepleri vardı. Şimdi gelen telefon yüz telefonun doksanı doksan beşi, açız, işsiziz, öldük, bittik, bize yardım istimdat falan. Şimdi bu sadece biz muhalefet partisiyiz diye değil, iktidara da böyle gidiyor. Şimdi bu ne demektir? Memlekette halinden ahvalinden memnun, bir meslek grubu kalmadı. Ben bazen Ak Partiden arkadaşlarımıza diyorum ki, kendi psikolojimiz bozuldu, o kadar kötü telefonlar alıyoruz ki, psikolojimiz bozuldu. Halinden memnun bir meslek grubu varsa, bizi haberdar edin de, gidip onlarla biraz oturalım, psikolojimiz düzelsin. Memlekette her şey kötü değil, duygusuna ihtiyacımız var bizim de. Yani öğretmenlere dokunuyoruz içler acısı bir durum, sağlık çalışanlarımıza dokun içler acısı bir durum, emekliler öyle, asgari ücretli öyle, dar gelirli de öyle, çiftçi öyle. Bu nedir bu? Kabul edin, bu memlekette şimdi karar verdik ya biz mesela, biz söyleyince Sayın Cumhurbaşkanımız, Ak Partideki arkadaşlarımız, alınganlık ediyorlar. Genel Başkanımız güzel bir şey yaptı. Ben çok kıymetli buldum yaptığı bu işi. Milletimizin de hoşuna gittiğini zannediyorum. Biz söyleyince muhalefet partileri olarak, taassuptan konuşuyoruz, hükümeti karalamak istiyoruz falan zanneden iktidar, Genel Başkan partimizi aradan çekti. Dedi ki, bundan sonra biz size milletinizin ihtiyacı olan, derdine derman olamadığınız, çığlıklarını duyamadıklarınızı hepsini teker teker kürsüye çıkarıp, size onların sesini duyuracağız. Biz aradan çekildik, memlekette bu millet kürsüsü saydığımız, İyi Partinin kürsülerini, feryadını, derdini hükümete duyuramayan herkese açıyoruz dedik. Şimdi biz grup toplantılarını da yapmaya başladık. Çok da kıymetli bir şey oldu. İşsizim diyen genç gelsin, efendim haklarımı bana vermiyorlar diyen EYT’li gelsin, efendim geçinemiyorum diyen emekli gelsin, tarlada ürünümün hakkını alamıyorum diyen çiftçi gelsin, efendim kiramı ödeyemiyorum diyen esnaf gelsin, kredi kartımı ödeyemiyorum diyen memur gelsin. Bunlar gelsin, biz de diyelim ki hükümete vallahi biz söylemedik milletimiz söylüyor. Milletimizden duyun, milletimizin derdini duyun. O yüzden biran önce milletin içine girmesini tavsiye ediyorum. Ben bu seçim süreci başlar başlamaz, önemli değil ama Ak Parti bu dille bu memleketi taşıyamaz. Bu yorgunluk alametidir. Bu gördüğümüz her şey, bu kızgınlıklar, bu asabı bozuk çehreler, bu sabahtan akşama kadar muhalefeti azarlar edalarla tahkir edici, tehdit edici cümleler ifade eder. Bunların hepsi biz artık yorulduk, demektir. Bu yirmi sene devlet taşımak ta, kabul etmek zorundayız ki, az bir iş değildir. Ne olursa olsun, başlarına da hep bir iş geldi, bu başlarına gelen işlerle alakalı, kendilerinin sebep oldukları, kendilerinin maharetsizliklerini de katıp, onları da ayırmıyorum. Yani kendi yaptıkları yüzünden başlarına gelmiş ağır işleri de, üst üste ekliyorum, artık bu dil ve bu kalp, bu memleketi taşıyamaz. Ama deseniz ki, muhalefet henüz böyle doldura doldura, iktidarı alıp her şeyi bir araya getirmeye muhtevi olarak hazır mı, biz de yeni kondisyon tutuyoruz, daha yeni hazırlanıyoruz. Yani bunu milletimi de görüyor. Geçen seçim şöyle yapmış oldu milletimiz, muhalefeti dinledi, iktidarı da dinledi. Tayyip Beye demiş oldu ki, muhalefetle ilgili söylemiş olduğun her şeyi dinledim. Senin söylediklerine inansam, ben bu muhalefete yüzde bir bile oy vermemem lazım. Bunlar hain diyorsun, bunlar alçak diyorsun, bunlar şer mihrakların adamı diyordun, bunlar devleti bölecek diyorsun, bunlar memleketin hayrına hiçbir rüya görmezler diyorsun. Senin söylediğin her şeyi duyduk ama senin söylediklerine inanırsam, benim bunlara hiç oy vermemem lazım. Senin söylediklerinin hepsine inanmadım demiş oldu Tayyip Erdoğan’a, biz bunlara oy vereceğiz. Bize de dönüp dediler ki, biz de sizin iktidara söylediklerinize şahit olduk. Dediniz ki, bunlar kamu ihale kanunu kendi lehine çevirdiler, istedikleri adamı zengin ediyor, devlet kaynaklarını israf ediyorlar, efendim bütçeyi berat ediyorlar, bütçe disiplinini bozuyorlar biz de böyle şeyler söyledik. Efendim yandaş kayırıyorlar, kendi akrabalarını devletin imkanlarıyla buluşturuyorlar, bir sürü şey söyledik. Devleti maharetsizlikle idare ediyorlar, efendim kamu maliyesinin disiplinini bozuyorlar, efendim çiftçi fakir fukarayı unutuyorlar. Bir sürü şey söyledik, bize dedi ki millet, sizin de söylediklerinizi duydum, size de baksam iktidar hiç iyi iş yapmıyor gibi, öyle diyorsunuz. Siz de söylediklerinizi gerçekleştirmeye hazır değilsiniz. Millet bize şöyle yapmış oldu, iktidara belediyeyi verdiği yere, encümeni vermedi, encümeni verdiği yere belediyeyi vermedi. Demiş oldu ki milletimiz bize, ben hepinizi br araya getiriyorum şimdi, önümüzdeki seçim içinizden bir daha seçeceğim. Şimdi biz seçime bu hissiyatla hazırlanıyoruz. Yani dersimize çalışıyoruz. Sizin dediğiniz gibi beklentiden çok, ben şöyle bir şeyin muhalefetin boynuna borç olması gerektiğine inananlardanım, hayırlısı bilmem ne, siyaseti aslan gibi yapmak lazım.

-Doğrudur.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Siyaseti aslan gibi yapmak lazımdır.  Aslan gibi yapmak şu demektir, aslanla vuruşacaksın. Sırtlan payına razı olmak demektir sizin bu dediğiniz. Biz asla böyle şeylere heves etmeyiz. Sırtlan aslanlar yedikten sonra kalanlara razı olur. Siyaseti aslan gibi yapmanın yolu da şudur, krala vuracaksın. Kralla vuruşacaksın. Yani vuruşacaksın ne kalırsa, dolayısıyla biz, biz Sayın Cumhurbaşkanıyla vuruşacağız. Bilek güreşi de tutuşacağız. Elimizden geleni, siyasi nezaketimizi bozmadan, üslubumuzu kaybetmeden, siyasi nezaket sınırlarını ihlal etmeden, bu rekabette biz de varız diyeceğiz. Ona diyeceğiz ki, sen yoruldun, sen bu memleketin başında bu yolculuğa çıktığın zaman ki hissiyatını, ahlakını, siyasi kurallarını unuttun. Dolayısıyla senin unuttuğun yerden biz memleketin hizmetini alacağız. Böyle ayrılmış, gitmiş, kopmuş, valla hiç bizim gündemimizde değil umurumuzda değil.

Sayın Vekilim şimdi Ayasofya meselesini biliyorsunuz. Bence Ayasofya Cami olmalıydı, çünkü Fatih Sultan Mehmet Han’ın bir vakfıydı. Her vakfın bir vakfiyesi olduğu gibi, bir de bedduası vardır. O bedduasından dolayı çarpılmamak lazımdır. Orası İstanbul’un ilk camilerinden bir tanesidir, hatta ilk camisi diyebiliriz Şimdi malumunuz 2016 yılından itibaren cemaat ve tarikat yapılarının bir söylemi vardı, Ayasofya’yı cami yapan mehdi sayılır, eli öpülmesi gerekir, ondan sonra, biat edilmesi gerekir diye. Şimdi öyle bir konjektördeyiz ki, sizlerin de belirttiği gibi, yani sağ olsun Sayın Bakanımız ekonomiyi yönetmeye çalışıyor, diğer Bakanlarımız felaketleri önlemeye çalışıyor, malumunuz Sakarya’da patlamalar oluyor. Enteresan bir Türkiye’nin içerisindeyiz tam. Bu arada Sayın Cumhurbaşkanımız isterse tabi ki, elli bir kararname, kararname de demeyelim de, belli bir yazıyla Ayasofya’yı cami yapabilirdi ama Danıştay’a gitti. Danıştay da edebi bir metinle onayı verdi. Konu ile ilgili düşünceleriniz nedir?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Türk Devletinin başına böyle bir şey gelmez. Ben şöyle bakıyorum olaya, Ayasofya meselesini biliyorsunuz şöyle konuştuk. Şimdi bu meseleyi, ben Cumhuriyet Halk Partisindeki arkadaşlarımızın konuşabileceğinden daha avantajlı konuşabilirim. Hem aidiyetim itibariyle hem siyasi olarak mensubiyetini ve hassasiyetini taşıdığım değerler itibariyle. Ama şunun görülmesi lazım, şimdi bu kararı çıkardık, bu karar egemenlik kararımızdı bizim. Yani dünyaya bir şey demiş olduk. Diyebiliriz ama bizim şöyle mecburiyetlerimiz yoktu, Allah’ın açık emri değil ise, yani bu böyle olacaktır diye açık emri yoksa Türk’ün işi taşla değildir. Türk’ün işi kalpledir. Türk kalbine hükmettiği yerlerin, taşlara geçmiş sözünü inşa etmiştir. Şimdi sözü kalplere geçmiyorsa, taşlardan kalplere yürüme imkanına sahip değiliz. Dolayısıyla esası şudur, yani bizim meselemiz egemenlik haklarımız, burası bizimdir. Muhtevasını bulduğunuz yerde, Türk Türkün şanına halel gelmez. Muhtevasını bulduğunuz, kendisine takdim edebildiğiniz, insanlığa dokunabildiğiniz yerde kilise de açarsınız, şanınıza halel gelmez. Muhtevasını, mesuliyetini organize ettiğiniz, kendinizi ifade ettiğiniz yerde, müze de yaparsınız, Türklüğün şanına leke sürmezsiniz. Efendim müzeyi camiye çevirirsiniz, yine insanlığın iftihar edeceği bir şey yapmış olursunuz. Sadece bunları yaparken, kullandığınız dilin, kastın, hedefin, gayenin, takdimin insanlığın kalbine dokunabileceğini, dokunmak mesuliyetini unutmamanız lazım. Ben Ayasofya’nın açılma sürecini hep şöyle göğüsledim. Mecliste de bunu ifade etmeye çalıştım. Türk’ün işi taşla olsaydı, İstanbul’u almak mümkün olmazdı. Türk’ün işi kalpledir. Kalbine dokunmuş olduğu ruhu, Ayasofya’yı ona hediye etti. Şimdi kalbini karatmışsan bu kadar sen, kalbini bu kadar karartmışsan, açtığın bina senin sadece Fatih’e borcunu öder. Senin insanlığa, Müslümanlığa, Allah’a, kendi milletine verdiğin sözü unutup, Fatih’e verdiğin sözü hatırlamak, sadece seni Fatih’e verdiğin sözden kurtarır. Öbür mesuliyetin daha önemlidir.

-Doğru.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU Yani ben biraz şöyle baktım, Sayın Cumhurbaşkanı aslında dünkü konuşmasında söylemiş. İnanın mecliste bunun müzakeresini yapıyor olsaydık, ben Sayın Cumhurbaşkanına esaslı bir itirazı şöyle takdim etmek isterdim. Cihad-ı ekber ve cihad-ı asgar demiş. Ben şöyle bakıyorum mevzuya, Allah’a verdiği sözü unutup, Fatih’e verdiği sözü hatırlamak. Allah’a yalan söylemeyeceğiz diye söz verip yalan söylemek, iftira atmayacağız diye söz verip iftira atmak. Efendim beytülmalı canımızdan aziz bileceğiz deyip, beytülmalı talan etmek, efendim liyakat istihdam edeceğiz, emaneti ehline vereceğiz diye Allah’a söz verip, Allah’a verdiği sözü unutup, efendim bütün bunların hilafına davranıp, İstanbul’u yalana, harama, talana teslim etmek. Dünyanın en güzel şehirlerinde, dünyanın en böyle parmakla gösterilebilir şehrini, hep beraber berbat edip, sonra bize bu şehri hediye eden Allah’a verilmiş bir sözü tutmuş bir ruhun bize hediye ettiği yerde, bu kumandana vermiş olduğumuz borcu hatırlamak, biraz yarım iş yapmaktır.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: İşi çift taraflı götürmek lazım, ben şöyle bakmayı çok severim. Tabi ki ceddimize de sorumluyuz ama bizim ceddimize sorumluluğumuz, bizim bizden önce bu toprakları bize emanet edenlere karşı sorumluluğumuz, bize bıraktıkları taşlar değildir, bize bıraktıkları mesuliyetlerdir. Bize bırakmış oldukları fikirlerdir, bize bırakmış oldukları ahlaktır, bize bırakmış oldukları vakardır, bize bırakmış oldukları ilimdir. Yani tüm bu çerçeve içerisinde, siz şimdi İstanbul’u Fatih’in bize mukaddes bir emanet olarak verdiği İstanbul’u, bu hale getirdikten sonra, ya Ayasofya’yı açsak ne olur, açmasak ne olur. Ben o yüzden, iktidar grubumuza açalım, tabi ki bu bizim ceddimize borcumuzdur, açalım ama Ayasofya’yı açtıktan sonra bu Ayasofya’nın içine gireceksiniz on beş gün, ona iki kat teklif ettim Ak Parti grubuna, on beş gün kapanacaksınız, bu İstanbul’u biz bu hale nasıl getirdik diye tefekkür edeceksiniz orada. Yani buranın müze olduğu zamanlarda bu tefekküre takatimiz yetmemiş olabilir. Cami olunca inşallah fethin ruhu çarpar da sizi, dersiniz ki biz bu şehri bu hale nasıl getirdik? Biz bu canım şehri bu hale nasıl getirdik diye, en azından mahcubiyet duyarsınız. Hatta bunu müşahhas hale getirdim, dedim ki Allah lütfetse, yani olmaz ya hani böyle mehdiler falan konuşuluyor, Allah lütfetse ki, Ayasofya’nın açılışına Fatih Sultan Mehmet Han Hazretleri gelse, hani ben açılışına tekrar geliyorum diye, dünyayı avdet etse, farzı misal muhal farz diye söylüyorum. Sultan Fatih’e senin bıraktığın mukaddes emaneti bu hale getirdik diye içimizden bir adım öteye çıkacak, bu şehri bu hale ben getirdim diyecek bir tane adam var mı içimizde? 

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Esası budur. Öbürü, şimdi Sayın Cumhurbaşkanına inanın, Sayın Cumhurbaşkanı muhtevasını bulsun, şöyle bir konuşma da yapabilir, ben cami yapılmasına itaat ederim, cami de yapılsın ama aynı hakla Danıştay kararını verdi. Yani biz egemenliğimizi hiç kimseye soracak bir millet değiliz.

-Doğru.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Amerika’dan da icazet almayız, hiç kimsede karışamaz. Burası İslam yurdudur, Türk yurdudur. Burada istediğimizi yaparız. Bu hakkı verdi bize, bu hakkı verdikten sonra, mesela Sayın Cumhurbaşkanı pekala şöyle bir konuşma yapabilirdi. İstediğimiz zaman istediğimizi yapacağımızı gördünüz mü? Gördünüz. Ama biz insanlığın tarihi mirasına hürmeten, burayı müze olarak tutuyoruz, diyebilir. Türklüğün şanına halel gelmez. Bak gelmez halel. Cami yapıyorum kadar isabetli bir karardır. O da olur, bu da olur. Sayın Cumhurbaşkanım onu da diyebilir, bunu da diyebilir, fark etmez. Birkaç adım öteye geçeyim. Şöyle de diyebilir, misale ulema ile konuşsunlar. Eğer Allah’ın açık emri değilse, biz mesela İstanbul’u aldığımız zaman, İstanbul’da cami, bu çapta bir cami yoktu. Ve bu bir kılıç hakkıdır. Misale söylüyorum, bizde kalbe dokunmak esastır. Bizde esas olan insandır. Yani taş değildir, bina değildir. Biz insanların kalplerine dokunduğumuz için, üç kıtayı yedi iklime hükümferman eyledik. Şimdi dolayısıyla, ilim adamlarıyla oturup konuşur, bu Allah’ın açık emri değil ise, Ayasofya Camiini, Kilisesini cami yapacaksın açık emir değilse, efendim biz burayı İstanbul fethedildiğinde bu ihtişamda bir eser yoktu. Burayı böyle yapmak burayı fethetmenin sembolüdür, demek dinin bir farzı değilse, burada maslahat olarak Sayın Cumhurbaşkanı, şöyle de yaparak insanlığa İslamlığın mesajını, adalet mesajını vermek gibi bir imkana sahipse, kiliseye de dönüştürebilir. Sayın Cumhurbaşkanı bunu da yapabilir isterse. Yani demeye çalışıyorum ki, biz burada irademizle müstakiliz. Ama her yaptığımızı, ceberrutlukla değil, her yaptığımızı üstünlüğümüzü onlara ispatlamak için onların kafalarını gözlerini yararak değil, kalplerini fethederek yaptık. Böyle yapabildiğimiz için üç kıtaya yedi iklime hükmedebildik. Ondan bahisle, istediğimizi yapmak selahiyetimizi belirleyen şey, bizim insanlığa, Müslümanlara, Türklüğe, tarihe, ceddimize dair sorumluluğumuzdur. Bu sorumluluğun bizi yapmak zorunda bıraktığı her şeyi yaparız. Ama zarafetle ama maharetle ama daha önceki yaptığımız ihtişama özenilecek bir ciddiyetle. Bunu yaptığımız zaman her şeyi yaparız. Şimdi gördüğümüz şey şu, bu Ayasofya meselesinde, efendim Tayyip Beyin kendi siyasi sicilinde, hep her türlü laf var. Efendim Sultan Ahmet’i doldurdunuz mu ki var, yani ben burayı açarsam dünyanın muhtelif yerlerindeki ümmeti Muhammed’in ibadet ettiği yerlerin riski var, bu propagasyona gelmem var. Efendim, ben burayı açacağım ama burayı açıyorum demekle bu iş olmaz, önce Sultanahmet’i doldurdum, var. İşte bunların hepsi var. Bunların hepsini Sayın Cumhurbaşkanı söylemiş. Şimdi de böyle yapmış. O yüzden, biz bunun görünen yüzünün, yani cami yapmak, ibadete açmak yüzünün, bizim Fatih’e ve onun askerlerine karşı borcumuz olduğuna inanıyoruz. Ama bundan çok daha önemli bir borcumuz var bizim. İstanbul’a borcumuz var, korumak için yapmak zorunda olduklarımız var. İstanbul böyle gözümüzün önünde, bir rantiye merkezi, İstanbul gözümüzün önünde, haram helal demeden kazanma şehvetinin merkezi haline gelmiş. İstanbul kuralsızlığın merkezi haline gelmiş. İstanbul yağmanın merkezi haline gelmiş. Bu kadar işin, bu kadar insanın ruhunu tırmalayacak, bunca münasebetsiz işin olduğu yerde, hatırlamamız gereken bizim ilk şey Ayasofya’nın ibadete açılması değil, Ayasofya’yı bize hediye eden, o fetih ruhunun, omuzlarımıza yüklediği sorumluluğu hatırlamak zorundayız. Onu unuttuktan sonra açtığınız şey binadır, orada da namaz kılan iftiharla kılarız. Ama biz orada namazı kılacağız. Özellikle bu Ak Partideki arkadaşlarımızın devamlı ben rahatsız edeceğim ki, yine oraya tefekkür et. Odur çerçevesi bu.

-Sayın Vekilim, evet Sayın Vekilim son bir sorum olacak. Malumunuz Türkiye’de ekonomiden tutun, en son baroların seçimleri, çoklu seçim, baroların çoklu hale gelmesinden, ondan sonra bu sağlık süreciyle Covid-19’ la ilgili olarak insanların evde kalıp, ekonomik yönden ve antisosyal bir hale gelmesi. Dışarıya çıktığımız zaman biz sosyalleşeceğiz, biz Akdeniz insanıyız. Birbirimizle kucaklaşacağız, ben sizi gördüğüm zaman sarılmam lazım, annemi gördüğüm zaman elini öpmem lazım, babamın elini öpmem lazım, böyle bir milletiz. Tabi sağlıktan dolayı, aramıza fiziki bir mesafe, sosyal mesafeyi ben de destekliyorum ama fiziki bir mesafe onların için mutlaka koymamız lazım ama Türkiye’de toplumun sosyal olarak, kutuplaşmaya başladı. Bu kutuplaşmanın tedavisi acaba, başkanlık sisteminde Sayın Cumhurbaşkanımız, Türkiye Cumhuriyeti Başkanı. Ya parlamenter sistemde olsaydı, bu kutuplaşma söz konusu alacak mıydı, olmayacak mıydı? Yani özlemle, sizin de kitleniz siyasi kitleniz, bu yaşandığı zaman, ya parlamenter sistemde olsaydı, bunlar bu şekilde olmazdı, doğrusu acaba parlamenter sistem midir, yoksa Cumhurbaşkanlığı sistemi midir? Bu konudaki görüşünüz nedir? 

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Şimdi şöyle, biraz latifesi olsun. İçinde hak payı da var. Sorduğunuz suale cevap vereyim. Şimdi Sayın Cumhurbaşkanı memleketi böldüğüne dair bir propaganda yaparlar, aslında memleket bölünmedi Sayın Cumhurbaşkanım. Şimdi eskiden parlamenter sistemde çok iyiydi de Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminde felaket bölündük, falan gibi bir şeyi, bir siyasi algoritma olarak muhalefet kullanıyor. Ben de latifeyle karışık diyorum ki, o kadar da kötü değil. Böyle deyince, mutlaka ben bir şey planladım zanneder bizim arkadaşlarımız. Der ki, Allah’ını seversen ne planladın? Söyle uzatmayalım mevzuyu. Ben şunu planladım, şimdi bunu söyleyenlere diyorum ki, efendim Sayın Cumhurbaşkanından evvel, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminden evvel, Tayyip Beyden evvel, biz böyle peygamber asabı gibi birbirimize sarılmış bir millet değildik. Saçmalamayın diyorum, yani. Mesela, Aleviler Sünnilere,  Sünniler Alevilere kalbi kapalıydı. Dindarlar laikleri, laikler dindarları sevmezdi. Sağcılar solculardan, solcular da sağcılardan nefret ederdi.  Memleket altıya bölüktü diyorum. Sayın Cumhurbaşkanı memleketi ikiye bölük hale getirdi. Şimdi ben diyorum ki, biz parti olarak, siyasi mensubiyetimiz, muhalefetin en azından şudur, bu ikiye bölük memleketi, bir hale getireceğiz, altı mı iyi, iki mi iyi, bence iki altıdan daha iyi.  -Şimdi birincisi bu, ikincisi, bir şey daha arz edeyim. Sayın Cumhurbaşkanının siyasi olarak yenilmezliği, siyaset imkanlarını kullanma şeklinden de kaynaklandı, bu ayrı bir bahis ama görüp takdir edersiniz ki, on sekiz yıldır bu kadar hataya rağmen, iktidarda kalmak da öyle az başarı değildir. Sayın Cumhurbaşkanının yenilmezliğinin tersi demokrasiye şöyle bir katkısı olmuştur. Bizim gibi böyle CHP ile bir araya gelmesi pek mümkün olmayan, oy kütlelerini, siyasi kütlelerini siyasal kadro olarak bir araya getirdi. CHP bizimle, biz CHP ile bir araya niçin geldik? Sayın Cumhurbaşkanının siyasal yenilmezliği, ya da siyasi yönetme şeklinin bize oluşturduğu mecburiyetler, bir araya gelmesi pek mümkün olmayan unsurları bir araya getirdi. Bu da demokratik tahammül oluşturdu. O da kıymetli bir şey.

Evet. 

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Dolayısıyla, Sayın Cumhurbaşkanına iki de bir, şöyle çok antidemokratik bir adam diye sataşırlar. Ben diyorum ki, abartmayın o kadar da kötü değil. Biz CHP ile bir araya geldik. Solcular, sağcılar, Aleviler, Sünniler, dindarlar, laikler falan diye böyle tasdikler vardı. Bunların içerisinde ben, kendi imanımı ifade etmek için böyle kelime falan kullanmayı çok sevmem. Bir Müslüman Türk çocuklarından biriyim. Her Müslüman Türk çocuğu gibiyim. Böyle takdim etmeyi severim ama hani bana dindar diyebilirler. Efendim, milliyetçi iftiharla, iftiharla milliyetçi diyebilirler. 

YAVUZ AĞIRALİOĞLU: Ben bunu şunun için arz ediyorum, muhtevasını bulduğunuz zaman, yani muhtevasını bulduğunuz zaman, memleketinizi adaletle yönettiğiniz zaman, efendim yönetim şeklinizden daha çok, sizin yönetme üslubunuz önemlidir. Yönetme üslubunuz önemlidir. Dolayısıyla sizin bu yönetme üslubunuzdaki, urlaşma sizin irfanınızla, sizin nizam duygunuzla, sizin merhametinizle, sizin kendi şahsiyetinizle alakalıdır. Bu şurada yönetimdeki urlaşmanın sebep olduğu bir şey var gördüğümüz, benim gördüğüm. Yoksa diğeri efendim parlamenter sistemde de çok kavga ettik biz. Parlamenter sistemde de, biliyorsunuz çok birbirimize girdik. Efendim seksen öncesinde parlamenter sistem vardı, memleketin gençleri, bir kısmı komünist, bir kısmı ülkücülük hassasiyetleri dolayısıyla, onlar komünizmi memlekete derman gördüler, ülkücü camia da komünizmi Türklüğün istikbaline kurulmuş bir pusu gördü. Girdiler birbirlerine, memleketin gürbüz, delikanlı yiğit çocukları, birbirlerini öldürdüler. Memleketi paylaşamadılar, iktidar bunlara zindanları paylaştırmak zorunda kaldıkları bir mecburiyet oluşturdu. İçeride konuşunca hepsi dedi ki, yav keşke dışarıda konuşaydık da, bu kadar ağır bedeller ödemeyeydik. Şimdi demek istiyorum ki, parlamenter demokraside de bölündük biz. Mehmet Moğultay mesela doksanlarda bir ekalliyet mezhep kastıyla bir dünya adamı aldı, bir dünya insanı aldı içeriye, efendim adli yükümlük hakim etti. O zaman zannettiler ki, bu kadar mezhebin adamı alınır mı deyince, onlara Adalet Bakanı olarak mukabele etti. Dedi ki, ne var dedi, ülkücüleri mi alacaktım? Şimdi böyle zamanlar da oldu. Şimdi bunlardan ders çıkarmamız lazım. Ondan bahisle anlatmaya çalışıyorum. Eskiden de kötü olan şeyler vardı, halen var. Şimdi, biz akıllı insanlarsak, kötü olanları bir daha yapmayacağız, iyi olanları daha çok yapmaya devam edeceğiz, hepsi bundan ibaret. Sistem dediğimiz şey, Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi, sebepleriyle hükümetin, kendisini millete takdim ettiği iş. Yani dedi ki, eskiden böyle oluyordu, bu yüzden ben bunu getiriyorum. İktidar sebepleri konuşur, muhalefet sonuçları konuşur biliyorsunuz.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Ben Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sisteminin sonuçlarını konuşuyorum. Diyorum ki, Sayın Cumhurbaşkanı dedi ki, akliydi, karar mekanizmaları yavaştı, ikide bir koalisyon mecburiyeti oluşurdu, öngörülemez bir ekonomik vizyonsuzluk mecburen her sene, her iki yılda bir kurulan hükümetler dolayısıyla, güvensizlik olarak ekonomiyi menfi etkilerdi. Dolayısıyla bunlarla ilgili bir sürü gerekçe biliyorsunuz, sıraladı dedi ki, ya bu sistem kötü, yani Sayın Ahmet Başbuğ da dedi, Ecevit de dedi, Turgut Özal da dedi, onlar da dedi, bunlar da dedi. Gerekçelerini oluşturduk, şu şu şu sebeplerle Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini getiriyorum, o her derde devadır, dedi. İktidar sebeplerini sundu, millet de ümide oy verdi, bunlara oy verdi. Biz de, endişelerimizi anlattık. Dedik ki efendim, getirmeye çalıştığınız bu sistem, siz kağıt üzerinde böyle diyorsunuz ama uygulamada şöyle şöyle menfi işlere sebep olur. Biz de endişelerimizi söyledik, milletimiz endişeye değil, ümide oy verdi. Şimdi iktidar sebepleri konuştu, biz şimdi sonuçları konuşuyoruz. Her derde deva olacağını söylediğiniz bu sistem, bu memleketi taşımıyor. Bu memleketin yükünü kaldırmıyor. Bu memlekette hakka hukuka nezaret edilemiyor, bu memlekette açı, açlığı olanı doyuramıyor. İşsiz olana istihdam sağlayamıyor. Sizin vaat ettiklerinizin hiçbirisini bulamadık. Bana başkanlık salahiyeti verin, ben memleketi ayağa kaldırayım, faizi indireyim, ekonomimizin canlanmasına sebep olayım. Efendim enflasyonu indireyim, işsizliği çözeyim, terörü mahvedeyim, uluslararası ilişkilerimizi şöyle yapayım, her derde deva bir sistemden bahsetti Sayın Cumhurbaşkanımız bize. Biz böyle bir sistemi, seçim meydanlarında bahsettiği sistemi bulsaydık, biz deli miyiz, böyle bir sisteme niye karşı çıkalım? Her derde deva olsaydı bu. İşsizliği halletseydi, ekonomiyi ayağa kaldırsaydı, terörü bitirseydi, Türk yurdunu kişi başı şu kadar gelire, kişi başına şu kadar gayrı milli hasılata ulaştırsaydı. Ya biz deli miyiz, aklımızı peynir ekmekle mi yedik, eski sisteme döneceğiz? Eski sistemdeyken kastettiğimiz şey bizim, en eski sistem değil. Bu herkesin, her şeyi Tayyip Erdoğan’a sormak zorunda olduğu, ona sormadan bir şey yapılamaz bir ülke haline geldiğimiz, en ufak atamalara bile, Sayın Cumhurbaşkanının karıştığı, ondan habersiz hiç kimsenin nefes alamaz hale geldiği, kendisine de yük olan, bu berbat sistemi, kuvvetler ayrılığına, hukukun üstünlüğüne, ifade hürriyetine, demokrasi standartlarımıza ve kalkınma enerjimize nezaret edecek, büyük bir stratejiyle, yeni bir sisteme çevirmek istiyoruz. Hepsi bundan ibaret. Nasıl ki, siz Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemini getirirken, milletinize kötülük olsun diye getirmediniz, iyi olsun diye getirdiniz ama sonuçları kötü oldu. Biz de şu anda, bu sistemin yerine, bunun eksilen, aksayan, berbat yönlerini görmeyeceğimiz, hukukun siyasallaşmasının önüne geçecek, hukukun üstünlüğüne dayalı, herkesin hakkını, hukukunu arama konusunda emin olabileceği, bir mekanizmaya dönüşmek, adaletle vergi toplayan, topladığı vergileri adaletle dağıtan, şeffaf bir kamu ihale kurumunun, ayağa kalkmasını sağlayacak imkan verecek, efendim partiler kanadında hepsinin adaletini sağlayacak, basında hürriyeti temin edecek, ne bileyim yani bu çok zor bir şey değil. Dünya bu işi kaç yüz yıl önce yaptı. Biz şimdi buralara niçin patinaj, demokrasi tecrübemiz bizim yeni değil, çok eski. Bunları, şu anda karşılaştığımız problemleri çözmek için elimizde her şey var. Bu siyasi taassuptan Sayın Cumhurbaşkanı ve yanındaki arkadaşları, kurtarmamız lazım. Yani ortak aklı, istişareyi, beraber bir meseleyi konuşabilme, müzakere edebilme, tartışabilme usulünü yeniden kazanabilmemiz lazım. Yani tartışırken birbirimize hain dememeyi başarabilirsek mesela, efendim birbirimizi şer mihrakların falan gibi münasebetsiz birtakım suçlamaların, öncesi haline getirmekten vazgeçersek, biz iktidarı satılık olmakla, iktidar da bizi hain olmakla suçlamaktan vazgeçebilirse, hep beraber biz bu ülke için neler yapabilirizi konuşabileceğimiz, adam gibi siyasal iklim oluşturabilirsek, biz bu memleketin bütün dertlerini çözeriz Evelallah. Problem yok ama görülüyor ki, çok uzunca zamandır memlekette, memleket meselelerini konuşma usulünü adabını kaybetmişiz. Yani hiçbir meseleyi konuşamıyor, hiçbir meselede ortak aklı hareket ettiremiyoruz. Devamlı birbirini utandırmak isteyen, birbirine hakaret etmek isteyen, birbirinin itibarına suikast etmek isteyen bir azgınlığın konusu haline geldi siyasal iklim. Bu iklimi buradan çıkarıp, nezaketle zarafetle memleket meselelerini konuşabilir hale getireceğiz. Başaracağız Evelallah. Yani ben bu bey, Osman Bey şeylerini çok sever, o aslında yoktur ama güzeldir o. Millet onu masalarının arkasına asar. Ak Partinin yılların beraberinde getirdiği, biraz da yeni siyasal bir buna da uygun hale gelmiş. Efendim Osmangazi’ye Şeyh Edebali’nin nasihatını, herkes böyle masasının arkasına asmaya başladı. Ben de iktidara demeye başladım ki, onu masanın arkasına astığımız için bu haldeyiz. Onları kalbinize asacaksınız, kalbinize asacaksınız, o masanın arkasına o öyle olmuyor, kalbinizde olması lazım sizin. Ondan da vazgeçtim artık. Çünkü bunların artık o nasihatları kaldırabilecekleri bir kalpleri kalmadı. Kesin kanaat getirdim. Yoruldu bu kalpleri, şimdi şöyle demeye başladım, biz şimdi bundan sonra tahammül bize, tahammülsüzlük size diyorum iktidara. Bundan sonra kabalık size nezaket bize, bundan sonra milletin derdini dermanını, derman olacak projeleri duymamak size, milletin derdine derman olacak hissiyat bize. Bundan sonra affetmek bize, bundan sonra zulmetmek size, bundan sonra nezaket bize kabalık size, bunları böyle yaptık. Artık yapacak bir şey yok. Çünkü bu kadar senedir yalvarıyoruz, kendiniz gibi olmayanları da dinleyin, milletinize nezaret edin, dinlemediler buraya geldi. Biz iftiharla söyleyebilirim ki, Ak Parti’nin 2002’de milletine söz verdiği zaman ki idealizmi neyse, o idealizmin olduğu yerde, o ahlakın o hissiyatın millete verdiği sözün aynısını, aynı ahlakla taşıyacağız. Ak Parti verdiği sözü unuttu, milletine 2002’de verdiği sözü unuttu, biz unutulmuş sözlerin, omuzlarımıza yüklediği mesuliyetle onlardan bayrağı teslim almaya çalışacağız, hepsi bundan ibaret. Bu kadar büyük maraza çıkarmaya gerek yok. Çok keyifli rahat bir siyasal iklim oluşturacağız.

-Sayın Vekilim, hem toplumların hem yöneticilerin, ekonomiye dair temel söylem ve beklentileri, adil gelir dağılımının sağlanması iken, neden halen dünyada adil bir paylaşım ve ekonomik düzen kurulamamaktadır? Bugünkü küresel eşitsizliğin, adaletsizliğin esas sebebi sadece yönetenler mi, yoksa burada hepimize düşen bir suçluluk payı var mıdır? Son olarak ekonomi iyileştirmeye yönelik bize birkaç öneri ve tavsiyede bulunabilir misiniz?

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Şimdi bu çok büyük bir sorun. Bunun üzerine memleket dünya ikiye bölündü biliyorsunuz. Yani azan kazancı hudutsuz saymakla, hudutsuz kazancı insanlığa suikast saymak arasında iki nazarya çıktı. Memleket, dünya sağ sol gibi ortadan ikiye bölünür gibi, karpuz gibi ikiye bölünür gibi bölündü. Şimdi, bu tartışmalar hep devam ediyor. Zaman zaman siyasi konjonktüre göre, kimisi devleti önemli hale getiren bir siyasal mecburiyet alan oluşuyor. Zaman zaman da devletin daha geri planda olduğu silindiği, daha etkisiz hale geldiği, daha liberal politikalar, zaman zaman daha devletçi politikalar uygulanıyor. Bu yaşadığımız süreç mesela pandemi süreci, daha devletçi politikaları uygulamak mecburiyeti hasıl etti, fark etmişsinizdir.

-Evet.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Efendim sağlık sistemini devletin uhdesinde bulunduran mekanizmaların, Türkiye gibi mekanizmaların, burada hükümete de teşekkür edelim, her şeye rağmen dünyanın bizimle emsal her ülkesinden daha az bedel ödeyerek atlatıyoruz. Hamdolsun, o da iyidir. Yani Amerika’daki durum ortada, İspanya’daki durum ortada, İtalya’daki durum ortada, tabi ki bizim insan unsurumuzun, demokratik yapımızdaki yaş hadlerimizin de çok önemli etkiler olduğunu düşünüyorum ama sağlık sistemimiz de, öyle ya da böyle, mukayese edildiğimiz her ülkeden bizi daha kuvvetli ve avantajlı hale getirdi. Orda hükümete teşekkür etmekten de imtina etmeyelim. Daha iyisi yapılabilir miydi, tabi yapılabilirdi ama olana da teşekkür edelim. Mesela şimdi bu pandemi gibi, büyük iktisadi buhranlara sebep olan süreçlerde, güçlü devletler ihtiyaç haline geldi. Eskiden böyle özelleştirme karşıtlığı, işte devlet düşmanlığına dönmüştü. Hatta vatan düşmanlığına dönmüştü. Vatan sınırları feodal birtakım kavramlar gibi telakki edilmeye başlandı. Vatan feodal bir kavramdır, ilkel bir kavram. Efendim devlet dediğiniz şey, ceberut çağrışımları olan, aslında bu çağın hakkını vermeyen, böyle cümlelerin kurulduğu zamanları da biliyorum ben.

-Evet.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU – Biz biraz daha yaşça sizden büyüğüz. Böyle cümleler de kuruldu. Devletin özelleştirmek mecburiyetleri oluşturulurken, böyle hudutsuz her şeyin satılması, devletin alabildiğine, görünmez hale geldiği, hür teşebbüsün önünün açıldığı, rekabete dayalı bir piyasa ekonomisinin, dünyayı kendi dengesine getireceğine dair, siyasi ekonomik nazariyelerde konuşuldu. Ama işte bunları belirleyen şey de biliyorsunuz. Bize mesela devletin elindeki her şeyi sattıran insanlar, sattıran iktisadi kulisler, sattıran devletler şimdi kendileri, her şeyi devlet olarak sahiplenmek mecburiyetinde kaldıkları, yeni bir mecburiyetle karşı karşıyalar, biliyorsunuz.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Bunu yaşıyorsunuz. Şimdi bu mu doğru, o mu doğru, esas doğru şudur, insanların gelecek endişelerinden azade, sevdikleri işleri, sevebildikleri imkanları, kendi sevebildikleri şekilde yapabilecekleri bir iklimi oluşturmak zorundadır devlet.

Evet, doğru Sayın Vekilim.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Para kazanmanın hayatın öznesi olmaktan çıkması gereken, bir askeri ortamı oluşturmak zorundadır devlet. Çocuklarımız, gençlerimiz, istikbalimiz para kazanmak saikiyle değil, sevdiği işi yaparak konforlu yaşamak saikiyle

-Bir de yeteneğine göre doğru olması gerekiyor.

YAVUZ AĞIRALİOĞLU -Yani, meslek seçmek sevdiği işi yapmak, illa üniversite mezunu olmak değil, ben hayatımı sevdiğim işi yaparak idame ettireceğim diyen herkese, nezaret etmesi gereken bir devlet sorumluluğu lazımdır. Herkesin üniversite mezunu olmak zorunda olduğu bir Türkiye’den bir şey umamayız biz. Üniversite mezunu herkes olmaz. Efendim insanlar sevdikleri işleri yaparak da, hayatlarının maddi konforunu temin edebilsinler. Devlet cihazı, liyakatlerine göre insanların koşabileceği kulvarlar oluştursun. Yani bunları da dengelesin. Sektörler arasındaki rekabeti dengelesin, liyakatlerin koşabileceği, liyakatle beraber artan bilginin, birikimin, tecrübenin beraberinde getirdiği, iktisadi konforu da yönetsin devlet. Ama bütün bunları yaparken, tekelleşmeyi engellesin, haksız kazancı engellesin. Efendim memlekette insanların sadece iyi sağlık hizmetleri alması değil, hastalanmayacaklarını temin edebilecekleri harikulade bir gıda politikası uygulasın. Dünyada çocuklarımızın, dünyanın diğer milletlerinin, diğer gençlerinin rekabet imkanlarına kavuşabileceği.

0 0 0 0 0 0

Bu yazı yorumlara kapatılmıştır.

Sıradaki haber:

CHP Adana Milletvekili Ayhan Barut Röportaj

KATEGORİNİN POPÜLERLERİ